19 Eylül 2015 Cumartesi

FİLM YORUMU / GE(N)Ç ÇIRAKLAR (2013)


Vizyon Tarihi: 12 Temmuz 2013
Orijinal adı: The Internship
Yönetmen: Shawn Levy
Oyuncular: Vince Vaughn, Owen Wilson, Rose Byrne, Dylan O’brien
Tür: Komedi
Ülke: ABD

TANITIM:

Billy ve Nick bir şirketin pazarlama departmanında çalışan ve dijital dünyanın yeniliklerine ayak uydurmakta zorlanan iki pazarlama elemanıdır. Nihayetinde beklenen olur ve işlerinden kovulurlar. İşsizlik sorunuyla baş etmeye çalışan ikili, bir plan yaparak medya devi Google'ın stajyerlik pozisyonlarına başvuruda bulunurlar. Mülakata ve eğitim programına yoğun bir başvuru olmaktadır ve başvurada bulunanların küçük bir kısmı, sadece bu konuda çok zeki olanlar kabul edilmektedir. 

Başvuruda bulunanlarla karşı karşıya gelen ikili, eğitim programındaki herkesin yarı yaşlarındaki gençler olduğunu ve hepsinin alanında uzman olduğunu fark eder. Kendi farklarını ve tecrübelerini kanıtlamaya çalışırlar ve kıyasıya bir rekabet başlar. Dahası Billy ve Nick bu süreçte birbirleriyle de rekabet etmek zorunda kalır.

Komedi türündeki filmin başrollerini Owen Wilson ve Vince Vaughn paylaşırken, yönetmenliğini en son Çelik Yumruklar'a imza atmış olan Shawn Levy üstleniyor.
YORUMUM:

Az önce “Ge(n)ç Çıraklar”ı izledim ve gerçekten çok eğlenceliydi, çok öğreticiydi. Yani ben sadece basit bir komedi bekliyordum galiba. Ama sadece o değilmiş. Film bize takım ruhunun, birlikte bir şeyler başarmanın ne kadar önemli olduğunu da öğretiyormuş aynı zamanda…

Billy ve Nick bir şirketin pazarlama departmanında çalışan ve teknolojiden uzak duran belli bir yaşa gelmiş iki yakın arkadaş.

Bir gün onları işten kovuyorlar ya da çalıştıkları şirket batıyor tam emin değilim. Başlarında tam konsantre olmamıştım ve film sürekli takılıp duruyordu. O yüzden bazı sahnelerini tam izleyemedim. Ama film harika. Güzel vakit geçirmemi sağladı. Yani tamam muhteşem bir film değil belki ama güzel bir film. İzlenebilir düzeyde.

Neyse bunlar yeni iş arıyorlar. Nick yeni bir işe giriyor ama geçici. Daha doğrusu artık kendi işinin başında olmak istiyor. Billy de öyle. İşte Billy Google’da arama yaparken aklına Google’da stajyerlik yapmak geliyor ve başvuru yapıyorlar. Üniversite okumadıkları için net üzerinden üniversiteye kayıt oluyorlar. Mülakat da internet üzerinden yapılıyor. Billy gerçekten çok iyi laf yapıyor, yani bir insanı konuşarak her şeye ikna edebilir. Mülakatta sorulan soruya verdikleri cevap ise kahkaha atmama sebep oldu, o kadar çok güldüm ki bu filmde anlatamam yani :)

Bunlar bir şekilde stajyerliğe kabul ediliyorlar ve asıl kısım sonra başlıyor. Google’un binası harika. Üst kattan alt kata inmek için kaydırak bile var. Ayrıca uyku odaları da var :)

Billy ve Nick teknoloji hakkında kayda değer bir şey bilmedikleri için ilk başta takım tarafından dışlanıyorlar. Bu arada Google’da yaz sonunda yapılan seçmede sadece bir takım işe girebiliyor. Şartlar çok zor ama imkansız değil.
Bu iki arkadaşın takımda söz sahibi olması Quidditch Maçı ile başlıyor. Filmde en sevdiğim sahnelerde bu kısma ait. Harry Potter’ın efsane oyunu filmde de kullanılmış :)

Bilmeyenler için şunu da söyleyim: Quidditch Maçı, ODTÜ’de de oynanmaya başlanmış. Hatta dünyada Quidditch Birliği bile varmış.

Ayrıca Altın Snitch çok komik olmuş ya. O kıyafetler, top, yakalanması falan ;)

Takımdaki kişiler çok değişik çok farklı çok ilginç tipler. Zaten ikisi bunlar. Diğerleri grubun başı Lyle, umursamaz ve başını telefonundan kaldırmayan havalı Stuart (Dylan O’brien), zeki ama çılgın kız Neyha Patel, annesine karşı gelemeyen Yo-Yo.

Billy ve Nick bu farklı kişiliklerin bir takım olmasını sağlıyorlar. Onların takım olma çabaları, rakipleriyle durumları falan çok komikti.

Filmin son kısımları gerçekten güzeldi. İnsanın yüzünde kocaman bir gülümsemeyle kapatmasını sağlamışlar. Bence izleyin bir şey kaybetmezsiniz.
Filmi çoğu kişi Dylan için izlemiş.. Size bir sır vereyim mi? Ben de onun için izledim ;) Konusunu falan okumadım ya da diğer oyunculara bakmadım. Sadece Dylan’ın oyunculuğu için izledim. Biraz da kardeşim illa bunu izleyelim dediği için, bu da sır olarak kalsın :P Normalde dizimi izleyecektim. Ama kardeşimle arada böyle film gecesi yapıyoruz. Baharatlı kraker ya da patlamış mısır eşliğinde... Kış günlerinde de kahve ya da latte vazgeçilmezimiz oluyor. Yazın pek yapamadık ama kışın daha iyi oluyor. Derslerden biraz kurtulmuş oluyoruz :)

Bence izleyin filmi ;)
                                   -AMARİL-
                              



14 Eylül 2015 Pazartesi

BÖĞÜRTLEN KIŞI


Yazar: Sarah Jio
Orjinal Adı: Blackberry Winter
Çevirmen: Duygu Parsadan
Yayınevi: Arkadya Yayınları
Türü: Duygusal, Romantik
Sayfa Sayısı: 360
Baskı Yılı: 2013
TANITIM BÜLTENİ:
"Canım Daniel'ım,

Kaybolduğun gün dünyam sona erdi, canım oğlum. Seni her kim alıp götürdüyse, seninle birlikte kalbimi, hayatımı da çaldı. Ben senin gülümsediğini görmek, kahkahalarını duymak, mutluluğunu paylaşmak için yaşıyordum."

Vera Ray 1933 yılının o karlı mayıs akşamında üç yaşındaki oğlu Daniel'ı son kez öptüğünü bilmiyordur. Her ne kadar oğlunu yalnız bırakma düşüncesinden nefret etse de hayatlarını devam ettirmek için çalışmak zorundadır. Tek avuntusu, gün ağardığında küçücük oğluna sarılacak olmasıdır. Ancak Vera geri döndüğünde karşılaştığı manzara, Daniel'ın boş yatağıdır. Bir de karlar içine gömülmüş olan oyuncak ayısı.

Seksen sene sonra Seattle yine mayıs ayında karlar altındadır. Köklü bir gazetede muhabir olan Claire Aldridge, bu doğaüstü olayı haber yapacaktır. Araştırmalarına devam eden Claire, küçük çocuğun bu zamana kadar sonuçlanmamış kaçırılma davasıyla karşılaşır. Evlat kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi bilen Claire, bu olayı çözmeye karar verir. Ancak çözdüğü her düğümün, onu Vera'yla olan bağlantısına yaklaştırdığından habersizdir…

Böğürtlen Kışı aşkı, umudu ve umutsuzluğu derinden anlatan muhteşem bir kitap. Bu öyküyü yüreklerinizden kolay kolay silip atamayacaksınız.
YORUMUM:

Sarah Jio’nun ikinci kitabı ve bu sefer annelik duygusuna değinmiş. Kitap bizi çocuğunu kazada kaybeden ve çocuğu elinden alınan iki annenin yüreğinin derinliklerine götürüyor…

Kitabı çok önceden okudum yani yeni çıktığı zamanlarda ve yorumunu yazın yaparım demiştim. Tabi yaz bitti ben ancak yazıyorum o ayrı mesele :) Yazın ne kitap okumak ne de yorum yazmak geliyor içimden. Evet bolca vaktim var ama yazmak için istek olmuyor içimde. Ben de istek geldiğinde hemen yazmaya başlıyorum. Tıpkı şimdiki gibi. Çünkü bu istediğim zamanlarda çok kısa oluyor maalesef :(

Kitabın başında yazar Türk okurlarına teşekkür eden bir yazı yazmış. Ona da ayrı sevindim. Zaten yazar Arkadya’nın kapaklarının kitaplarına çok yakıştığını da söylemiş sanırım. Evet o röportajın linki burada:

Kitapta geçmişte anlatılan karakter Vera’nın, 1933 yılının karlı bir mayıs akşamında oğlu kayboluyor. Şimdiki zamanda ise gazete muhabiri Claire’in ağzından anlatılır. Seksen sene sonra Seattle yine mayıs ayında karlar altındadır ve bu inanılmaz olaya “Böğürtlen Kışı” denmektedir. Claire de yaralı bir annedir ve Vera’nın hikayesini bu yüzden araştırır. Kalbinin derinliklerinde onun çocuğuna kavuşmuş olmasını dilediği için bu işin peşini bırakmaz. Claire bir sene önce hamileliğinin son aylarında ona araba çarpması sonucu bebeğini kaybeder. Bebeğini koşu yaparken kaybettiği için o olaydan sonra bir daha koşmaz. Gazetedekiler ilginç haberler isterler, bu hikayenin sonunu bulamayacağını düşünürler. Ama Claire pes etmez… Bir yandan kocasıyla ilişkilerini düzeltmeye çalışırken, bir yandan da Vera’nın hikayesini bulmaya çalışır. Bu yetmezmiş gibi gazetedeki patronunun baskısı da vardır. Sürekli o haberden vazgeçmesini sonunun bir yere çıkmayacağını söyler. Ama hayatın ne getireceği belli değildir :)





Bu kitapta "Davul bile dengi dengine" atasözü aklınıza geliyor. Çünkü Daniel'in babası Charles zengin ve yüksek sosyeteye aitti, annesi Vera ise bir balıkçının kızı... Sizce aşk mı galip gelecek yoksa Charles'ın zengin ve Vera'yı istemeyen ailesi mi?

Hayat o kadar acımasız ki; insanlar kalbinin güzelliğine değil, paranın gücüne bakıyorlar... Aslında hayat değil de insanlar acımasız öyle değil mi?

Vera'nın hayatının içine eden de paradan ve cemiyetteki konumlarından başka bir şeye değer vermeyen insanlar olacak. Ama Charles öyle bir insan değildir. O Vera'nın yumuşak kalbine ve büyüleyici güzelliğine aşık olur. 

Vera ve Charles'ın hikayesinin sonunu merak eden ve Daniel'in annesine kavuştuğunu uman Claire, parça parça bilmecenin cevabını çözer...



Kitap her Sarah Jio kitabında olduğu gibiydi. İnsanın yüreğine dokunuyordu. Karakterlerin evlat acısını derinden hissediyorduk. Gerçekten de etkileyici bir kitaptı. Bu kitabı kışın okumak da ayrı keyif veriyordu. Okuduğumdan bu yana o kadar zaman geçmesine rağmen sonu hala aklımda…

Bu kitapta her duygu var. Aşk, aşk acısı, annelik, şefkat, yalnızlık, çaresizlik ve umut...

İnsanlar umut etmeden yaşayamazlar. Umut etmek, bazen acı verse de; umudunu kaybedenler hayattayken ölmüş olur. 

Claire de elbette yaşadıklarından ders çıkaracak ve bir sayfayla yeni hayatına başlayacaktır...



Bu kitabı hala okumadıysanız, kışta geçmesine rağmen bazı bölümlerinde insanına sıcacık hissettiren bir kitap arıyorsanız, bir annenin duygularını okumak istiyorsanız bu kitap tam size göre. Ayrıca gerçek aşkın acıyla mı yoksa mutlulukla mı olduğunu sorgulayacaksınız...

Gerçekten de karakterlerini benimsiyorsunuz. Sanki kendinizmiş gibi hissediyorsunuz.

İşte Sarah Jio’nun en sevdiğim özelliği karakterlerin içimizden biri olması ve kitaplarının isminin içeriğiyle bu kadar bağıntılı olması :) Bence okuyun okutturun. Okuyan çok arkadaşım oldu ve çok beğendiler. Arada sırada yüreğe dokunan şeyler okumak isteriz, işte bu kitap öyle. Hem bir annenin evlat acısını hem de aşk acısını yüreğimizin en derininde hissediyoruz. Bence bu kitaba bir şans verin :)


NOT: Kitabın sonunda Sarah Jio, Blackberry Winter - Hilary KOLE'den etkilenip bu kurgunun aklına geldiğini yazmış. Şarkı güzel dinleyin :)
                                                                        
                                                                   -AMARİL-

12 Eylül 2015 Cumartesi

DİZİ TANITIMI: PERSON OF INTEREST (POI)


Tür: Gerilim, Suç, Drama, Bilim Kurgu
İlk bölüm yayın tarihi: 22 Eylül 2011
Tema şarkısı: Person of Interest Theme Song
Kanal: CBS
Yazarlar: Jonathan Nolan, David Slack, Patrick Harbinson, Dan Dietz
Ana Yapımcı: J. J. Abrams, Bryan Burk, David Semel, Richard J. Lewis
Oyuncular: James Caviezel, Michael Emerson, Kevin Chapman, Amy Acker, Sarah Shahi, Taraji P. Henson
Ana karakterler: Harold Finch • John Reese • Jocelyn "Joss" Carter • Lionel Fusco • Sameen Shaw • Root
Yinelenen karakterler: Zoe Morgan • Nathan Ingram • Jessica Arndt • Grace Hendricks • Anthony Marconi • Leon Tao • Nicholas Donnelly • Arthur Claypool
Carl Elias'ın çetesi: Carl Elias Anthony Marconi Bruce Moran
The Brotherhood: Dominic
Decima Technologies: John Greer Jeremy Lambert
Yapay Zekalar: The Machine Samaritan
AÇILIŞ KONUŞMASI:

İzleniyorsunuz… Devletin gizli bir sistemi var. Sizi günün her saati, her dakikası izleyen bir makine. Biliyorum, çünkü ben tasarladım. Makineyi terör olaylarını saptaması için tasarladım, ama makine her şeyi görüyor. Sıradan insanların bulaştığı vahşi suçları; sizin bizim gibi insanların bulaştığı, devletin “alakasız” olarak nitelendirdiği suçları. Onlar bu konuda bir şey yapmayacaklardı. Ben de kendim yapmaya karar verdim. Ama bir ortağa ihtiyacım vardı. Müdahele etme yetkisi olan birine. Yetkililer tarafından arandığımızdan gizli çalışıyoruz. Bizi asla bulamazsınız. Ama ister kurban ister fail olun, eğer numaranız varsa... biz sizi buluruz.    
-Harold Finch-
                                     (The Machine sembolü)
Konu:

13 Ocak 2001'de Harold Finch (Michael Emerson) ve iş arkadaşı Nathan Ingram (Brett Cullen), her insanı kameralarla izleyip dinleyerek önceden planlanmış terör saldırılarını tespit edebilen bir yapay zeka sistemi inşa ederler. Bu sistem Harold Finch tarafından Makine olarak adlandırır. Makine, saldırıları ilgili ve ilgisiz olarak ikiye ayırır. İlgili, hükümete karşı olan tehdit, ilgisiz olanlar ise sivil halka karşı tehdit olarak gruplandırılmıştır. Makine bu kişilerin sadece sosyal güvenlik numaralarını şifreli bir şekilde gönderir, numaralar gönderildikten sonra bu kişi veya kişilerin suçlu veya kurban oldukları belli değildir. Sadece Makine bu kişilerin izlenmesi gerektiğini bildirir. Sistem tamamlandığında Nathan Ingram Tarafından ABD Hükümetine 1 Dolara satılır. İlgisiz liste sistemde sadece 24 saat kalır 24 saat geçtikten sonra bu kişi veya kişiler sistemden silinir. Harold bu sistemi kapatır ancak Nathan Ingram, Harold'dan habersiz sistemde bir arka kapı açar ve ilgisiz listeyi tekrar kurar, gelen numaralarla ilgilenirken Harold bu durumu fark eder, işte burdan sonra Finch hayatının dönüm noktasını yaşar ve alakasız numaralarla ilgilenmeye başlar. Dizi her gün bir kişiyi kurtarması için Finch’in eski CIA ajanı John Reese'e (James Caviezel) iş teklif etmesiyle başlar. (KAYNAK: VİKİPEDİ) 

NOT: Yorumum ve koyduğum resimler biraz spoiler olabilir. O yüzden diziyi izlemeyenler, ya da daha 3.sezona gelmeyenler fazla incelemeyin.
(Makinedeki sınıflandırma)
YORUMUM:

POI, gerek kurgusu, gerek karakterleri, gerekse bize verdiği dersler bakımından muhteşem olan sayılı dizilerden. Dizinin kurgusu karışık, çünkü sadece tek bir tema yok ama yapay zekadan yola çıkılarak konusu oluşturulmuş.

1.   Sezonda sadece alakasız insanları kurtardılar. Finch ve Reese’in brbirine güvenmeye çalıştıkları bir sezondu.
Finch ve Reese’in geçmişine daha çok iniliyor ilk sezonda ama diğer sezonlarda da konuya bağlı olarak iki karakterin geçmişi veriliyor.
Finch ve Reese insanları kurtarmaya çalışırken bir yandan da Carter’a yakalanmamaya çalışıyorlar. Tabi tahmin edeceğiniz gibi.. neyse söylemeyim ;)

23. Bölümde de daha sonradan ana karakter olan Root karakteriyle tanıştık. Ayrıca ilerleyen sezonlarda da diziye renk katan iki karakteri daha ilk sezondan tanıyoruz. Onlar Carl Elias ve Zoe Morgan.

2.   Sezonda HR olarak bilinen kirli polislerle uğraşıyorlar. 3.bölümünde de Bear adlı köpek diziye dahil oluyor. Reese’in olmadığı yerde Harold’ı o koruyacak ve aynı zamanda iki karakterimize de arkadaşlık yapacak. Ayrıca 4.sezonda başımıza bela olacak Decima Teknoloji’yle de bu sezonun 21.bölümünde tanışıyoruz. Bu şirketin yaptığı bir şeyden karlı çıkacak kişi ise Root.

3.   Sezonda üzücü bir şey oluyor. Yani ben baya üzüldüydüm. Hatta sonradan bile o şeyi hatırlatan bir şey olduğunda Reese’in bakışları o şeyi hatırlatmaya yetiyor. Evet farkındayım spoiler vermemek için çok saçma bir cümle kurdum. Neyse olaylar sonlara doğru akıl almaz bir şekilde aksiyonlaşıyor ve sezonun son bölümündeki o son sahne eminim izleyenlerin hepsinin tüylerini diken diken etmiştir. Kaç kere izledim ama hep aynı etkiyi yapıyor o sahne. Gerçekten filmin kalitesini hissettiren bir sahne olmuş. O sahneden bir alıntı yapmak istiyorum belki SPOİLER olabilir:

“Bir keresinde John’a Pandora’nın Kutusunu bir kez açtın mı, tekrar kapatamazsın demiştin. Makine sana hikayenin nasıl bittiğini hatırlatmamı istedi. Her şey bittiğinde, en kötü gerçekleştiğinde hala Pandora’nın Kutusunda kalan bir şey vardır. Umut.”

Son sahnede bir de 4. Sezonun temelini atan bir şey oluyor.

AĞIR SpOİLER:

Samaritan başlatılıyor John GREER tarafından. Yani Decima Teknolojinin sahibi pislik adam. Samaritan başlayınca bir sürü kişiyi öldürmelerini istiyor. Bizim ekip de önceden ona kör nokta yerleştirmişlerdi ve böylece kendilerini hedef olmaktan kurtardılar. Yani artık yeni kimliklere sahipler sadece bir numaralar. Greer SAMARİTAN başlayınca aynen şöyle diyor ona; “Sevgili Samaritan’ım emirlerin nedir?” yani adam kendisini bir yapay zekaya yönettiriyor ve Samaritan da bu hakkını sonuna kadar kullanacak. İnsanoğlu ne kadar da salak olabiliyor bazen, adam resmen bir makinenin kölesi olmayı kabul etti :(

-Evet şimdi karakterleri tanıyalım:

Harold FINCH:

Mesleği yazılım mühendisi. Ayrıca kendisi aşırı derecede zeki bir insan. Makineyi icat eden gizemli milyarder. Devlet sadece büyük terörist suçlarıyla ilgilenip, küçük ama başkalarının hayatına mal olan suçları görmezden geldiği için Finch alakasız insanları bir olay sonucunda kurtarmaya karar veriyor. Bu arada Finch o olay yüzünden ölü olarak biliniyor, yani sahte kimliği var. Ayrıca bacağından yaralandığı için de hafif topallıyor ve boynunu tam çeviremiyor. 

Ölü olarak bilindiği için de nişanlısından ayrı durmak zorunda kalıyor. Ama nişanlısı Grace Hendricks’i asla unutmuyor ve onu uzaktan izlemekle yetiniyor. Ben Grace karakterini sevdim ve çok doğal buldum. Sanki Finch ve Grace arasındaki ilişki gerçekmiş gibi. Ee böyle düşününce de araştırdım ve onların gerçekte evli olduklarını öğrendim. Hem de 16 yıldır. O yüzden birbirlerine karşı çok aşk dolu bakıyorlarmış :)


Harold, kişisel hayatına hep önem veriyor ve "her zaman paranoyak olanların hayatta kalacağına" inanıyor. Tabi içinde bulunduğu durum düşünüldüğünde çok haklı. John ilk sezonda hep onun kişisel hayatını araştırmaya çalışıyor ve sezon sonunda istediği şeyi buluyor.

"Satranç oynamayı sevmiyorum çünkü hayatın çok az anlamı olduğu acımasız bir zamanda doğmuş bir oyun olduğu için. Herkes bazı insanların diğerlerinden daha değerli olduğuna inanıyordu. Şahlar ve piyonlar... Ben hiç kimsenin bir başkasından daha değerli olduğunu düşünmüyorum. Satranç sadece bir oyundur ve gerçek insanlar birer taş değillerdir. Bu dünyaya sanki bir satranç oyunuymuş gibi bakan herkes kaybetmeyi hak eder." – Harold FINCH

JOHN REESE:

Ölü bilinen eski bir CIA ajanı. Dövüş sanatlarında uzman ve birisini vurduğunda hep dizinden vuruyor. Polisler ve diğerleri tarafından Man in the süit (Takım elbiseli adam) olarak biliniyor. Harold onu bulduğunda evsiz ve saçı sakalına karışmış hayattan beklentisi kalmayan bir adamdı.

Harold ona şu şeyi söyledi:
*John Reese: Neye ihtiyacım var?
*Harold Finch: Bir amaca ihtiyacın var.

Ve diğer etkileyici replik:

*John Reese: İnsanlara her gün kötü bir şeyler oluyor. Bunları engelleyemezsin.
*Harold Finch: Ya engelleyebilseydin?

İşte böylece ikisi çok iyi bir ekip oluyorlar. İkisi de birbirini ne olursa olsun geride bırakmıyor ve hep kurtarıyor. Harold ona bir amaç verdi ve ilerleyen bölümlerde de Reese, Harold’a bu sözü hatırlatıyor.

DET. LİONEL FUSCO:

İlk başlarda o da HR’dandı yani kirli polisti. Ama John ona şantaj yapınca onlarla çalışmaya başladı. İlk başlarda hep itiraz ediyordu ama sonradan gerçekten iyi anlaştılar. Tabi ki Lionel Makineden haberdar değil. Lionel çok komik bir adam. Ciddi yerlerde bile John veya Harold’a değişik takma isimler söyleyerek diziye eğlence katıyor. Bazı bölümlerde Fusco cesaret patlaması yaşıyor ki oraları izlerken Hadi koçum evet işte böyle falan diye bağırasınız geliyor yani o derece değişik bir karakter. İnsana kendini sevdiriyor kerata :P



NOT: Tanıtmak istediğim üç ana karakter ve bir kaç yardımcı karakter daha var ama onları boş zamanımda tanıtacağım. Yani yazı mutlaka güncellenir. Ama ne zaman güncellerim bilmiyorum...

4.   Sezon: 
*Bu yazı çok fazla SPOİLER içeriyor. Diziye hiç başlamadıysanız ya da daha son bölümü izlemediyseniz sakın açmayın!!!

Az önce Person of Interest’in 4.sezon finalini izledim ve ne diyeceğimi bilmiyorum. Hayatımda izlediğim en iyi bölümdü. Zaten dizi muhteşem ötesi. Ama finali… Final gerçekten harikaydı. Her duygu vardı. Yani şu son iki bölümü izlerken sürekli bağırdım, çığlık attım. O kadar etkileyici bir finaldi ki…

***Hala spoiler yememek için şansın var, son bölümü izlemediysen sakın bundan sonrasını okuma bu son uyarım!!!    ;)

Karakterlerin hepsi tehlikede ve son iki bölüm boyunca ya onlara bir şey olursa diye endişe ettim. Zaten son iki bölüm akıl oyunlarıyla doluydu. Makine ve Finch arasında geçen konuşma baya duygusaldı. Son sahneleri izlerken tüylerim diken diken oldu ve neredeyse ağlayacaktım. Ayrıca o son sahneye “Pink Floyd’un Welcome to the Machine” şarkısı baya iyi gitmiş. Zaten o sahnede beni etkileyen şeylerden biri de şarkının son sahneyle uyumu oldu. Sanırım o şarkı hayatın ne kadar yozlaştığını anlatıyormuş ve dizide de tam olarak bu oldu.

Samaritan’ın yaptığı planlar o kadar korkunçtu ki. Yani yeni bir dünya oluşturmayı düşünüyor ve bu uğurda herkesi yok edebilecek düzeyde. Ama Machine, ajanlarını korumak pahasına kendi yok oluşunu göze alabilecek düzeyde. Çünkü onu Finch yaptı. Samaritan’ı ise; bir yapay zekaya “Sen ne emredersin efendim, onu yapalım” diyebilen bir insan, yani kendisini yapay zekanın ellerine teslim eden bir pislik geliştirdi.

Samaritan, yeni dünya dediği şeyse dünyayı yakmakla eş değer. Samaritan’ın gelişmesine engel olacak herkesi ve her şeyi yok edecekler. Tabi eğer Finch makineyi yeniden inşa etmezse…
-SPOİLER SONU- 

NOT: Aşağıdaki sembol belki SPOİLER olabilir. Bazılarınız için yani, diziye hakim olan ama daha ilk sezonlarda olanlar için... 
(Samaritan sembolü)

Yeni sezon 13 bölüm olacak sanırım ve dört gözle bekliyorum :) Ama yeni sezonun bu kadar az bölüm olması aklıma 5. Sezonun son sezon olacağını getiriyor ve ben bunu düşünmek bile istemiyorum. Hayatımda izlediğim en iyi kurgulanmış, karakterleri derinlikle işlenmiş, akıl oyunları ve sırlarla dolu olan ayrıca yapay zekayı temel alan bu muhteşem dizinin bitmesini hiç istemiyorum.

Sonuç olarak size tavsiyem aklın sınırlarını zorlayan, tanımlamaya kelimelerin yetmediği diziyi izleyin, izlettirin. Eğer hala başlamadıysanız çok şey kaybetmiş olacaksınız :(

Hala ne duruyorsunuz, hemen başlayın. İlk bir kaç bölüm dişinizi sıkın, sonra zaten gittikçe mükemmelleştiğini göreceksiniz. Özellikle 2. sezondan sonra dizi başka bir boyut kazanıyor...
                                                -AMARİL-

9 Eylül 2015 Çarşamba

ŞEHİTLER ÖLMEZ, VATAN BÖLÜNMEZ

Şu an Türk milletinin yüreği kan ağlıyor.

Çünkü analar evlatlarının boynuna sarılmak yerine al bayraklı tabutuna sarılıyor. İçleri kan ağlarken teröristlere eğlence çıkmasın diye acısını yaşayamıyor...

Babalar evlatlarının asker olmasının gururunu yaşarken bir gün şehit haberi geliyor. Yıkılmaz sanılan dağ gibi adamlar sessizce gözyaşı döküyor...

Ama yine de umut var. Bizim askerlerimiz ölünce Allah katında en yüksek mertebelerden olan "Şehitliğe" yükseliyor...

Allah Şehitlerimize rahmet eylesin, ana babalarına sabır versin, eşleri ve çocuklarına merhamet etsin inşallah.



Gazilerimize Şafi isminin en büyük tecellisiyle bolca şifa versin inşallah. Onlar fiziki olarak iyileşseler bile hayatları boyunca omuz omuza vatan için savaştığı arkadaşlarının ölümünü unutamayacak. Kan göllerini unutamayacak. Belki de onlar can verirken ben neden yaşıyorum diye kendilerini suçlayacaklar. Bunlar kolay hazmedilecek şeyler değil. Allah Gazilerimize bolca sabır versin. Yaşadıklarına dayanma gücü versin.


Biliyoruz ki Allah insana taşıyamayacağı yük vermez. Elbet bu kötü günler de geçecek. Bir gün yine güneş doğacak. Elbette şehitlerimiz ve yaşanılanlar unutulmayacak. Teröristleri Allah'a havale ediyorum. Artık o şerefsizler için diyecek bir söz bulamıyorum. 


Artık analar babalar ağlamasın, eşler yalnız kalmasın, çocuklar yetim kalmasın...
Bu nasıl bir şerefsizliktir ki bir evladın gözü önünde babasını öldürüyorlar...

Analar ağlamaktan kahrolurken, babalar "Vatan Saolsun" diyerek gözyaşını içine atmaya çalışıyor. Gencecik yaşta vatanları için canlarını, hayallerini feda ediyorlar. Bu topraklar onların kanıyla sulandı. Bu vatanı kalleşlere bırakmayacağız. Şehitlerimizi unutursak, birlik olmazsak biteriz. Bu vatan bize onlardan emanet..


Ateş düştüğü yeri yakar derler ama bu sefer öyle olmasın. Türk bayrağıyla gelip evladınız/ eşiniz/ babanız şehit düştü, başımız saolsun diyen askerler sanki bizim kapımıza gelmiş gibi düşünelim ve öyle acımızı yaşayalım. Artık birlik olma zamanı. O şehitler akrabamız olmayabilir ama bu vatanın çocukları... Onlar sayesinde rahat uyuyoruz. Onlar teröristle aç susuz çarpışırken biz rahat evimizde oturuyoruz. Onlar bu vatan için kanlarını döküyorlar. Onları unutmayalım. Teröriste inat birlik olalım.
Bir askerimizin sözlerini okumanızı istiyorum:

Dağlıca’da 16 askerin şehit olması, yürekleri kavurdu. Şehitlerle aynı birlikte vatani görevini yapan askerler, acısını sosyal medyadan böyle duyurdu.

“06.09.2015 saat Sabaha karşı 04.30... Koğuştaki bir kaç tıkırtıyla uyandım. 3 gündür atlatamadığım gribin etkisi hala üzerimdeydi. Koldaki arkadaşlarım ben hastayım diye beni yanlarında götürmek istemediler. O yüzden benden habersiz Dağlıca Karakolu’na çıkıp, PKK tarafından kapatılan Yüksekova-Hakkari yolunu açacaklardı. Saat 05:10 kol çıkmak üzere. Gelmemi istemedikleri halde kalkıp hazırlanışım, Kobra’nın yanına kadar gelişim rahatsız etti hepsini. “Sen hastasın gelme. Silah kaydın var bugün burada kal” dedi. Tilki. Israrımda diretmem komutanımın dudaklarından dökülen 4 kelime çınladı kulaklarımda “Sana emrediyorum. Burada kalacaksın!”

- Saat 15:00 Dağlıca Karakolu’na baskın olduğu yönünde asparagas olmasını umduğumuz bir haber geldi.

- Saat 19:00 Dağlıca Karakoluyla irtibat kesildi. Ulaşamıyoruz. Arkadaşlarım ve komutanım telsize cevap vermiyorlar. Frekans ayarlı değildir diye teselli umup yine de tedirgin bir şekilde haber bekliyorum
- Saat 20:35  Dağlıca’dan şehit haberleri gelmeye başladı. Korkum, ekmeğimi suyumu paylaştığım, bayat ekmeği 3 kişiyle yediğim, aynı golde beraber bağırdığım aynı sigarayı içtiğim o güzel insanların beni terk etmeleri.

- Saat 22.40 Yan ranzada yatan TİLKİ ŞEHİT! Alt ranzada yatan botlarımı saklayan  HOCA ŞEHİT

Koğuşun en küçüğü  TERLİKSİ ŞEHİT!

Ula Ankarali Alt devreler gelecek uşağım diyen LAZ ER ŞEHİT!

Kol Komutanım Teğmen Kırgız YARALI!

Yorganımı çekiştiren Kobracı MURAT ŞEHİT!

Kardeşinin düğünü için gün sayan ARAP MERT ŞEHİT!

Şahin grip. Şahin gidemedi. Şahin’in yası var bugün. Şahin yaralı.”

Askerlerden A.A., “Ne yazsam şimdi ben buraya, ne söylesem? Sabah beraber çay içtiğim arkadaşım şehit oldu onu mu yazayım ya da cuma günü İstiklal Marşı okuyup nasılsınız aslanlarım diyen ve bugün şehit düşen tabur komutanı mı? İçim yanıyor. Dün beraber yediğim içtiğim sohbet ettiğim arkadaşlarımı şehit verdim onları mı anlatayım? Allahımmmm dilimin dönmediği söyleyemediğim cümleleri sana havale ediyorum” diye yazdı. "


İnşallah bu zor günler de geçer. Artık bir daha şehit haberi gelecek mi diye korkmayız inşallah.

Ama güzel olan şeyler de var artık milletimiz teröriste karşı sesini çıkartabiliyor. Artık akşamları sokaklarda al bayraklarla yürüyüş yapıyorlar. Türk milleti her zaman savaş durumlarında birlik olacak kuvveti kendinde bulabiliyor. Sanırım genlerimizle alakalı ve ben Türk olduğum için gurur duyuyorum. Çocuk yaşta para ya da başka bir şey için değil sadece vatanı için kanını dökebilecek askerler bu milletin çocukları...

Ne zamandır milletimiz birlik olmuyordu, hep karışıklık vardı. Ama teröristler gibi ortak düşmanımız boy gösterince yeniden millet olduk bana göre yani Türklük ruhumuz ortaya çıktı. 

Bizim sokakta da yürüyüş vardı, Allahuekber ve Vatanı bölemeyeceksiniz temalı sloganları kapalı camdan bile duyunca dışarı çıktım. O kadar kalabalık vardı ki ve hepsinin elinde Türk bayrakları... Hatta çok büyük bir Türk bayrağını da taşıyorlardı. O manzara o kadar güzeldi ki... İnsanın içinde bir çok duygu oluşturuyor. İşte o zaman ne olursa olsun Türk milletinin beraberliğinin asla ama asla bozulmayacağını hissettim. 

Allah ülkemize zeval vermesin, bu berbat günleri atlatalım inşallah. O dökülen kanlar boşuna dökülmedi Türk milleti gerçekten de ayağa kalkmasını biliyor. Atatürk'ün de dediği gibi - "Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"

NOT: Tatilde olduğum için şehit haberlerini geç öğrendim, otelde net fazla çekmiyordu. Ancak böyle bir yazı yazabildim kusura bakmayın.
                                                                              
                                                 -AMARİL-
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...